Monday, April 9, 2007

Ah İstanbul…

Ah İstanbul…

“Burada düşünmeye ve hayatımı gözden geçirmeye çok vaktim oldu…”

Gurbet mektuplarının vazgeçilmez itirafıdır bu. Hayatını bir başkasının hayatına bakabilme kolaylığında karşına alır ve uzun geceler değerlendirirsin. Böylece hayatında oluşan derin boşlukların nelerin çıkmasıyla oluştuğunu tefekkür edersin. Öncelikle hayatında senin için önceliği olan insanları ne kadar da sevdiğini nemli gözlerle tekrar keşfeder ve onlara olan sevgini adeta tazelersin. Daha sonra da eşya âlemi geçer gözünün önünden ve neleri bıraktığından dolayı içinin acıdığına dair uzun hesaplar yaparsın. Hayatında sabit bir düzene henüz kavuşamamış ve farklı alanlarda mesai yapmaya alışmış biri iseniz, uzun muhasebeler sonucunda vazgeçmekte zorlandığınız bir eşyayı geride bırakmadığınız sonucuna varır ve derin bir rahatlama yaşayarak eşyanın esaretinden kurtulmanın insana sağladığı özgürlüğü tadar, hafiflediğinizi hissedersiniz. Geriye bir tek mekân kalmıştır. Bu son muhasebe benim gibi İstanbul’da doğup yetişen ve yaşadığı şehrin her köşesine âşık muhasebeciler için içinden çıkılmaz ve temize çıkma imkânı olmayan bir hesaptır. İşte bu nokta da takılır kalır ve hayat sonrasında bu satırların şahitlik yapacağını bile bile bu sevgiyi duyurmaktan vazgeçemezsiniz.

Bir zaman seyahat tecrübesine inandığım ve Amerika’da da birkaç sene kalan bir arkadaşımdan “Dünyayı gezdim, İstanbul gibi şehir görmedim…” sözleri bana çok tesir etmişti. Daha sonraki yıllarda bu ifadeyi destekleyen birkaç gezgin dosttan daha benzer ifadeler duymuştum. Benim bu gerçeği aynel yakin müşahede etmem New York’ta nasip oldu. Yılbaşı arifesi, dünya adeta buraya akmış, yapılan süslemelerle ışıktan bir şehri seyrediyorum. Avrupalı sosyologların “uyumayan yerdir şehir” dedikleri gibi burada hayat yirmi dört saat yaşanıyor. Dünyanın dört bir yanından gelmiş insanlarla dolmuş oteller ve insanlar alışveriş yapmak için adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Senenin en görkemli gününe hazır olan şehir dününden çok farklı bir resim gibi karşımda duruyor. Manhattan’ın merkezinde bir gökdelenin üst katlarından seyrettiğim şehre duyduğum heyecansızlığı atma ümidiyle kendimi kalabalığa salıyor ve şehrin en meşhur caddesi Broadway üzerinde yürüyorum. Baş döndüren ışıklı reklâmlarla süslenmiş gökdelenlerin arasında yürürken birden ağzımda farkında olmadan mırıldandığım şarkıya dikkat ettim ve “…şimdi İstanbul’da olmak vardı …” sözleriyle kalbimin orada olmadığını fark ettim. Ve o an anladım ki dünyanın kalbi burada, benim kalbim ise İstanbul’da atıyor…

Bazen gün içinde hesapsız zamanlarda; dersin ortasında, araba kullanırken ya da evde dinlenirken bir an gözümün önüne İstanbul’dan bir kare ilişiyor ve ben o an adeta orada oluyor, yaşadığım anları en derinden bir daha yaşıyorum. Bir zaman göz bebeğim Çamlıca’da İstanbul’a karşı gözlerimi kapatmadan İstanbul’u dinliyorum, bir başka zaman bir gönül dostumla sabahın serininde Çengelköy’de ulu çınarın gölgesinde boğaza karşı çay içiyorum. Bir balıkçı takası geçiyor yanımızdan ve selamını denizin köpüğüne emanet etmiş bize gönderiyor, dokunuyorum. Ceneviz Kalesindeyim bir başka üniversite sınavı arifesi yine, bizim arkadaşlarla yaptığımız gibi bu defa da çocuklarla piknik yapıyoruz. Yuşa’da yılbaşı geceleri buluşmalarımızı özlüyorum, birde bir gönül yaranıyla balık yediğimiz günü. Eyüp’te kimse sabahları park yeri bulamıyor, ben yine özel yerime koyuyorum Sarı Şimşeği. Eyüp’te yine omuz omuzayız ve birlikte dua ediyoruz yarınlarımıza . Sonra Pier Loti’de çay içerken, bu toprakları tanıdıktan sonra bu topraklara olan aşkıyla ömrünü burada tamamlayan bu dimağı daha iyi anladığımı düşünüyor ve acaba bu topraklara âşık olduktan sonra gurbet yaşamak zorunda kalsaydı sevgisi hendesi katlanırdı herhalde diye içimden geçiriyorum. Çocuk oluyorum bazen, dedemle halk ekmek büfesinden aldığımız ekmekleri Eminönü vapurundan martılara atıyorum. Gemiden indiğimde kolumun altındaki üniversite kitaplarını fark edip birbirinden farklı zamanları iç içe yaşayarak tramvaya yetişmek için koşuşturuyorum. Üniversite hayatım boyunca günlük tedavim olan Eminönü ile Beyazıt arasında geçen yolculuğumu bu sefer ara sıra yaptığım gibi yürüyerek sürdürüyorum. Sultan Ahmet’e, Ayasofya’nın Fatihine fatihalar gönderiyorum. Bilemiyorum, sizlerde de olur mu benzer duygular ama ben Hipodrom Meydanında gezerken söylenen sözlerin yok olmadığı havada asılı kaldığı gerçeğinden hareketle Akşemseddinlerin, Fatihlerin dualarının arasında dolaştığımı düşünür, onların bir zamanlar soludukları havayı solumanın şerefini yaşar ve talihimin tebessümüne şükrederek tebessümle mukabelede bulunurdum. Ben yoruldum, zaman zaman yaptığımız gibi kadim bir dostumla yine Cağaloğlu’nun altını üstüne getirdik ve beraber yeni çıkan kitaplarda kaybolduk. Keşke bütün kaybolmalar böyle yol gösterici olsaydı… Neyse dinlenmek üzere Sultan Ahmet köftecisindeyiz şimdi, acılı kekikli bir köfte geliyor, yanında dostluğumuz, paylaşacak o kadar çok şey var ki bazılarıyla, bir ömür diz dize otursak bitiremeyiz. Benim bu yolculuğu daha uzun satırlar hiç bitirmeye niyetim yok. Kız kulesinin tam önüne gelecek hizayı mevzi edinmişiz. İsim zikretmek abes olur herhalde gece yarısı burada soğuk yemeğe gelmediğimiz dost, kardeş kalmamıştır herhalde. Bir arkadaş hayalen “şimdi burada bizim yerimizde olmayı arzu eden ne çok insan vardır…”diyerek talihimize değiniyor, şimdilerde o insanlara bir insan daha eklendiğini acı bir tebessümle düşünüyorum. Vapur oluyorum, tren oluyorum bazen; onların Haydarpaşa’ya Yedikule’ye gösterdikleri vefaya özendiğimden. Martılarını, güvercinlerini düşünüyorum İstanbulumun. Herhalde onlar olmasaydı bir İstanbul kompozisyonunda mühim bir eksiklik olurdu. Hayatımın en mutlu anlarından saydığım bir hatıramı da mahrem sandıktan çıkarıp ilk defa paylaşayım; giden yârin ardından Eminönü’nde Mısır çarşısından aldığım kilolarca kuşyemini bir saati aşkın havaya saçtığımı ve etrafıma toplanan güvercinlerin her konup kalkmasıyla içimdeki sıkıntılarında gökyüzüne karışıp gittiğini bugün gibi hissediyorum. Bunca uzun bir yazıyı okuma zahmetine katlandınız, artık bir sütlü Türk kahvesini hak ediniz; akşam gelirken Kadıköy’den, Kuru Kahveci Mehmet Efendi’den almıştım. Yanına bir tatlı ikram edemiyorum ama söz müsait olduğunuz bir zaman Üsküdar Kanaat’te kaymaklı ayva tatlısı ya da Balıkçılar Pazarı’nın girişindeki Yanyalı Fehmi Efendi’de incir tatlısı ısmarlarım.
Elbette hayalen yaptığım bu gönül yolculuklarının her birinde iki cihan dostlarımla birlikte oluyorum. Onlardan azade bir İstanbul bana ruhu çekilmiş bir güzele bakmak gibi ürkütücü geliyor. Mekân onlarla şenleniyor, bereketleniyor ve gerçek anlamına kavuşuyor. Bir büyüğümüzün; “bir ağacın altında bir kere gölgelendiysem, bir daha aynı yerden geçerken o anı hatırlamamayı kendi ölçülerim içinde vefasızlık sayarım…” sözlerini hatırlıyor ve İstanbul’da nefes aldığım her köşeyi yazma arzusu içinde cümlelerimi sürdürüyorum fakat bu ne mümkün…

Ve nihayet anlıyorum ki ne gözler bakmakla, ne de sözler yazmakla İstanbul bitmez…

Sunday, April 8, 2007

About me...

I was born 1983. I`m from Turkey. I graduate Istanbul University. My major is sociology. Now I live in the U.S.